Kediden al haberi

Ağvada kaldığımız bir motelde (ahşap odaların sıralı olduğu hoş bir yer) sahibi ilk gün epey şikayet edenleri anlatmıştı. Tıkırtıların fare olmadığını etraftaki sincaplar olduğunu bundan dolayı da fare sananların oldukça şikayet ettiğinden dert yanmıştı. Gerçekten etrafta sincap çoktu ve dikkat sincap çıkabilir tabelaları asılıydı her yerde.

Elbette doğa içinde bir motelde üstelik tamamı ahşap yapıların içinde fare olmazsa olmazlardan. Ertesi gün kahvaltı yaparken otelin kedisi ağzında küçük bir fareyi getirip tüm müşteriler oradayken bize hediye olarak bırakıp gitti.

Bilirsiniz kediler yakaladıkları şeyleri yemek için değil sahiplerine hediye olarak getirirler genelde. Tabi otel sahibi bu manzara karşısında ne diyeceğini bilemeyip epeyce kıvırmaya çalışmış olsa da hoş bir durumdu aslında.

Reklamlar

Komplo Teorileri

Hepinizin şahit olduğu bir çok komplo teorisi duymuşsunuzdur. Bunların kimisine inanmayı seçerken kimisi saçma gelmiştir. Bazı yaşanan olaylardan sonra “bu işin arkasında amerika var”, “bunu yapan siyonistler” veya “masonlar yaptı” gibi aklıma ilk gelenleri sıralayabilirim. Elbette bu işin arkasında ordu var, pkk var gibi alakasız olayları da bağladıklarına şahit olmuşluğum vardır.

Kişisel olanlara geleceksek, “facebook bilgilerimizi CIA alıyormuş”, “dünyayı 7 kişi yönetiyormuş” gibi olanları mevcutken, yine uzaylılar ve amerika ile ilgili bolca komplo teorisi de bildiklerimizden.

Sizin böyle inandığınız veya mantıklı gelen komplo teorileriniz var mı? Veya hadi saçma olanları da ekleyin.

Bir görüşme

Müzenin bahçesindeyiz. Ben sorun yaratmam sizin için diyorum.evet böyle diyorum ben sorun yaratmam. Ağacın yapraklarının ışığı tam olarak perdelemeyen tarafındayım masanın ve plastik sandalyemi hafifçe hareket ettirip gölgede yer bulmaya çalışıyorum.tabi ki olmuyor..eşya küçücük bir devinimde ancak yerini korumaya mukavemet ediyor. Mukavemet. Neden direnç demiyorsunuz diye sormuştu gözlüklerini burnunun üstüne indirip kağıda uzun uzun bakarak. Neden direnç demiyorsunuz? Cevap vermeliyim. Çünkü bana akümülatörü çağrıştırıyor beraberinde sonra kablolar… seri bağlanmış elektrik devreleri bir anahtarlı, seri bağlanmış elektrik devreleri iki anahtarlı vs. vs. bakıyor yüzüme. Sinirleniyor. Söyledim işte. ve ben mukavemetle anlatmak istediğim şeyi anlatırken tüm bunların aklımdan geçmesini istemiyorum. Örneğin sırf akustiği hoşuma gittiği için kullandığım kelimeler vardır benim tamam bu kadar yeterli diyor. Çıkıyorum odadan. Sonuçlar asılıyor. Tabi ki geçemiyorum sınavdan.

Yüzüme bakıyorlar. Güneş inanılmaz sinirimi bozuyor. Biri gülümsüyor sürekli, diğeri ise sürekli endişeli. Gülümseyene bakmayı tercih ediyorum. Bir vücudun kalbi bu, aklı da endişe eden olmalı diyorum. Gülümsemeye çalışarak. Eğitiminiz oldukça iyi yine anlaşılan o ki alternatifleriniz de var neden burada çalışmak istiyorsunuz hem de bu konumda. Gazetenin eğitimli işsizler için çıkardığı gazetelerden edinmeliymişim normal ilan sayfaları kalifiye elemanlar için biraz sıkıntı yaratıyormuş… kahve içilir. gazete masaya serilir. İlanlara bakılır. ilan görülür, adres tahmin edilmeye çalışılarak ilan kopartılır. Dışarı çıkılır.Telefon edilir. Buraya gelinir ve cevap verilir. “Bu iş tam bana göre inanın!.. Ücreti masraflarımı karşılamaya yeter sayılır. Sizin için de uygunsa ben cidden çalışmak istiyorum”. Hayır nesi yanlış anlamıyorum. Düşünüyorlar. Düşünüyorum. Acaba acıyorlar mı şu an bana. Hayır. Niye acısınlar. Hem acısalar işe alırlar zaten. Acındırmalı mıyım kendimi. Acımak. Acınamayacak kadar özgüvenli duruş. Komedi . isterseniz biz sizi daha sonra arayalım diyor gülümseyen. İnanamıyorum bu kadar saat gülümseyip bunu söyleyen o oldu. Diğeri endişeli endişeli bakmaya devam etti gereksiz bir şekilde. Evet! Evrenin geri kalanı beni daha sonra arasın lütfen…arayacağını, arayabileceğini, büyük bir zevkle arayacaklarını söylesinler…ve benim lanet telefonum hiç ama hiç çalmasın e mi? Ve elbette burada oluşum sizin için bir lütuf fazlasıyla!!! ….. beyefendi? … aaaaa..anlıyorum vakit ayırdığınız için teşekkür ederim…

Ne? Bir de bu…senin sorunun ne biliyor musun oğlum sen fazla naziksin ve sanıyorum nezaketten ölmek üzeresin…ayıp olur şimdi, insanlar buralara kadar gelmiş ben iki seksen yatıyorum…çok ayıp olur diye mezardan mezardan, o lanet çukurdan sesleneceksin…biliyorum…ölüsün ölü…nezaketten kabalık olur diye ölemeyecek kadar ölüsün…kaşmir paltoyla ilgilenmediğini biliyorum…yüzüme bak…bu gidişle yalnızca tibette bir tapınağa kabul edilebilirsin sen…ton balık ve salata üzerine düşünen biri ile sohbet işe yarayabilir belki…belki iş arayan bir başkası ile..belki bir arkadaş? İyi bir fikir olabilir. Belki..yani çok gerekli değil…aslında ben…aslında sen kesinlikle az önce yerle bir ettin hiddetin gösterişli heykelini….şöyle bir gururla, hışımla kalkmak yerine masadan…bunu konu konuşmak istemiyorum…bunu konuşma zaten…

peki. peki nereden başlamalıyım?İlk kimi ısırmalı, kime kükremeliyim…öğretilmeli bunlar insanlara…içimdeki vahşi ile mücadele etmek sonsuz bir uyumun altın eşiğine mi getirdi beni? Kime faydası var… söyle bana kime bağırmalıyım…bu öyle bir şey değil. evet bunu yapmak istiyorum…böyle, bana benzeyen kiralık katil kahramanlar var biliyorsun… kahraman ama onlar…tamam bu bir detay ama varlar. Hem nasıl olur değil mi? Sen o kadar sofistike ve naif ol git adam öldür ondan sonra…nasıl di mi?

Bence başarının sırrı sonsuz zıtlıkta…uyumsuzluk ve çalkantıda… ödevlerimi her gün usulüne uygun yaptığım için beni kutlayan, kutsayan annemi lanetliyorum hey hat!!! Uyumsuzluk ve aykırılık coşkusu elinden alınmış, amansız bir empati manyaklığı ile sınanmış, kendisiyle savaşı kime karşı kaybettiği belirsiz bir şekilde kaybetmiş, mağarasının yasını tutan bir zavallıyım…hiç öyle olur mu? Hiç böyle olur mu? Olumsuz düşünceleri gönderin, iyi enerjiler vs….Maldorur’un şarkıları ile üstüme gelen bu gece şahidim olsun ki (tam da bir kahraman gibi) bir müze görevlisi namzetinden bir savaşçı yaratacağım ve kesinlike lanetli olacak bu…çocukken çok fazla çizgi film falan mı seyrettin…çok mu yalnızdın…hayır! Çok fazla tv izlemenin bütün zararlarını öğrenmiş, “kardeşler”i ile -ki bunlar yolda belde gördüğün her çocuğa annelerin verdiği yapay sevgi ismidir –her şeyini paylaşmış bir çocuktum. Ancak bu gece bu işe 7 yıl önce taşındığım bu sokaktan başlayacağım ve kesinlikle birinin beni işe alması gerekmeyecek…ne mesela? ne geçiyor aklından? ne mi? Örneğin ilk iş odama bakan sokaktaki marketin yeşil neon tabelasını indireceğim yere…tabela mı? Küçümseme. Bu benim kişisel ilk başkaldırım olacak yerleşik estetik anlayışına…hahahaha bu çok komik işte hahaha…oğlum böyle konuşan bir adamı kimse ciddiye almaz…önemli olan bu değil. Ne yani ciddiye alınmak istemiyor musun? Olmasa da olur…öyleyse bu şu anki halin demek olur zira şu an kimsenin seni ciddiye aldığını söyleyemeyiz…sağol ya…rica ederim. Ve o zaman şikayet etmen de gereksiz…hımmm. Haklı olabilirsin…yani…yani…evet. haklısın…(kutsal analitik zeka) hıhı… dur bir saniye…

bir gazete verir misiniz (aslında bir gazete versene demeyi isteyerek) hani şu iş ilanlarının ekte verildiği…

-F-

Aşk biter…

Sesini telefonda duyduğumda uzun zamandır kendini hatırlatmayan midemdeki küçük top zıplamaya başladı. Bunun ne anlama geldiğini biliyorum tabii ama bu kadar basit olmasına bozuldum. Görmemezlikten gelmek daha uygun olacak. Telefonda cumartesi iş yerinde buluşmak için sözleştik. Cumartesi… çok da hoşuma gitmedi aslında, ofiste sadece ikimizin olduğu bir gün onunla karşılaşma fikri midemdeki topun çok hoşuna gitse de beni rahatsız etti. Saçmalamayı kes dedim kendi kendime, bu sadece iş!

Sabah ondan önce ofise gittim. Kendime kahve yaparken, çayı mı kahveyi mi tercih edeceğini düşündüm. İkinci seçenek için çay demlemeye yönelmişken, ev sahibesi gibi davrandığımı fark ettim. Kek – börek de yapıp getirseydin bari diye dalga geçtim kendimle, çaydan vazgeçtim. Kapıyı açtığımda bir sesin beni bu kadar heyecanlandırması ne kadar da saçmaydı dedirtecek kadar sıradan biri vardı karşımda. Ta ki tokalaşmak için elini uzatana kadar. Bir çok insana göre daha sıcaktır vücudum, genelde tokalaştığım yada dokunduğum insanların benden daha soğuk olmasına alışığım. Benim elimden çok daha sıcak, yumuşacık bir el kavradı sağ elimi. Isıyı hissettiğim noktada tekrar top harekete geçti. Ah hayır, ikinci bir şey olmamalıydı. Şaşkınlıkla gülümseyip gözlerine baktım. Bir insanın gözleri nasıl bu kadar koyu –nerdeyse siyah ama koyu kahve – olabilir? İçimde zıplayıp duran küçük topu biraz dizginleyebilmek için hemen çektim elimi, cebime soktum. Kontrolümden çıkıp elini tutmaya devam edebilir elim.

Çalışacağımız odaya gittik, o bilgisayarını yerleştirirken ne içmek istediğini sordum. Tabii ki çay! İçimden çok hızlı bir “keşke” geçti. Kahve yada sallama çay (kim sallama çay içer ki?) Kahve için mutfakta oyalanıp duruyorum, altı üstü fincana dolduracağım. Şu top biraz sakinleşse çok daha iyi olacak. Çok da seçme şansım yoktu, çalışırken ya içimden geçenleri anlamasın diye buz gibi oturup kalacaktım, yada mütemadiyen zırvalayacaktım. Onunla konuşmanın bu kadar kolay olmasına çok şaşırdım. Açıklama yapmam gereken durumlarda çok kısa ifadelerle olayı kavramasına, ironilerimi yakalamasına bayıldım. Konu nasıl bu kadar dağıldı hiçbir fikrim yok, bir ara İstanbul da en sevdiğimiz mekanlar hakkında konuşuyor ve oldukça eğleniyorduk. Ben zırvalarken karşılık vermemenin ayıp olacağını mı düşündü acaba? Belki işin tek düzeliğinden o da benim kadar sıkılıyordur. Akşam üstü ayrılırken nerede oturduğumu sordu, kahretsin bana yakın bir yerde oturuyormuş, istersem beni bırakabilirmiş! İster miyim? Yaklaşık 1 saat daha iş dışında onunla birlikte olma fikri! Kesinlikle isterim… Ah, hayır istememeliyim. Çok eğleniyorum ama bunu sürdürmek saçma, içimdeki top için daha fazla malzeme bulmamalıyım. Ellerinin hala benimkilerden sıcak olması çok ilginç, boynu da aynı ölçü de sıcak mı acaba? Acilen durdurulmam lazım, yasalara uygun davranıp davranmadığımı incelemeye gelmiş bir adamın vücut ısısını merak etmek hiç normal değil.

Bir sonraki görüşme hafta içi olacak. Ben işten onunla konuşmak için fırsat bile bulamayacağım, ne kadar güzel! Ama öyle olmadı, o gün yapılacak can sıkıcı işe karşı onun varlığını bahane ettim, bahaneye uygun olsun diye çalışırken de ona eşlik ettim, o da işi uzattı. Öğle yemeğinde ofisten biri ne zamandır tanıştığımızı sordu, bizi eski arkadaşlar sanmış! (bu patavatsıza bir yumruk atmayı unutmamalıyım, belki de insanlarla bu kadar hızlı samimi olmamayı öğrenmeliyim) Bu soruyla modumuz değişti, başkalarıyla konuşmaya başladık. Konuşurken “eşim” diye başlayan bir cümle kurdu. Ne söylediğini anımsamıyorum, “eşim” den sonrasını kaçırdım. İçimdeki top ağırlaştı ve zıplamayı kesti. Yaşı yüzünden böyle bir şeyi tahmin ediyordum zaten, ama varsaymakla bilmek aynı şey değil. Bu bilgi yemek sırasında beni rahatsız etse de, öğleden sonra birlikte çalışırken unuttum. Ofiste nadiren keyifli vakit geçirebiliyorum, toparlanıp giderken günün bittiğine üzüldüm.

Sonra ki süreçte, telefon mail, iş nedeniyle görüşmeler. Peki nasıl konuşmayı vizyondaki filme yada İzmit teki ormanların bu günlerde çok güzel göründüğüne getirebiliyoruz? Denetim için İzmit’e gidiyormuş, vakit bulursa hakkında konuştuğumuz köylere çıkacakmış, kıskandırmak için beni aramış! Kıskandım, hava bu kadar soğuk olmasaydı ben de kamp için gelebilirdim dedi. O da kamp yapmak istiyormuş… Bu kadar samimi olduğum herkese söyleyebileceğim bir şeydi “birlikte gidelim” ama ona söylememem gerekirdi. Dilimi ısırmalıyım. Böyle salakça bir şeyi nasıl söyleyebildim. O böyle bir şeyin imkansızlığını düşünmüyor olmalı ki, ateş yakmak, vahşi hayvanlar falan hakkında eğlenceli bir geyik yaptık. Umarım o da benim gibi laf olsun diye konuşuyordur… umarım sadece eğlenceli bir sohbettir.

Sanki evli olması yeterli değilmiş gibi bir de 10 yaşında bir kızı var. 10 yaşında, yani on yıldır biri ona baba diyor, ona herkesten ve her şeyden daha fazla güveniyor. Onun böyle şeyler yapmaması lazım diye düşündüğüm an nasıl şeyler diye soruyor içimden biri. Baba ve koca olduğu için başkalarıyla arkadaş olmamalı mı? Kimi kandırıyorum bu sadece arkadaşlık mı? Henüz öyle!

Onu bilmeye gerek yok, ben kendimi biliyorum, o küçük topu hissettiğim an değişiyorum. Dünyanın merkezine o topu hareket ettiren kimse, o geçiyor. Bütün dikkatim ve enerjim onun üzerinde toplanıyor, sınırsızlaşıyorum. Uzak olduğu her an eksik ve yarım hissediyorum. Ancak birlikteyken kusursuzlaşıyor dünya. Ama bir süre sonra – hem de oldukça kısa bir süre sonra- geçiyor bu. İki kişi çok kalabalık görünüyor, yalınlığı – bağsızlığı özlüyorum. Kendime dönmeye, kişisel alanımın sınırlarına ihtiyaç duymaya başladıkça yıpranıyoruz. Neden değiştin sorusuna bu noktada nasıl tatmin edici cevap verilebilir hala öğrenemedim. Ama cevap veremediğim soruları duydukça ve bunları anlatamadıkça uzaklaşıyorum. Biz halinden ben ve sen’e dönüyorum. Gittikçe yabancılaşıyorum ve bu yabancıyla ne işim var benim diye sorgulamaya başlıyorum. Başka yollara gidiyoruz.

Aslında çok iyi biliyorum ki, sevdiğim şey o küçük topun hem rahatsız edici hem de mütemadiyen gülümsememe yol açan hareketi. Kişisel dengemi ne kadar çok sevsem de onun bir şekilde alt üst olmasının verdiği haz.

Bunu bile bile bir başkasının dengesini bozabilir miyim diye soruyorum kendime. Niye bütün sorumluluğu ben üstleniyorum ki, hani her koyun…. çok sığ, kendimi bir yalana inandıracaksam, kusursuz bir yalan olmalı.

Dişçi

Kanal tedavisi ya da çekim. İkisinden birini yapacağını söylemişti. Yıllarca korkup kaçtım, biraz daha kaçabilirim düşüncesi geçiyor aklımdan, ama 2 gecedir uyumuyorum yirmilik dişimin ağrısından. İçtiğim ilaçlardan kafam mantar gibi oldu ama ağrı sadece azaldı. Bu ağrıyla yaşayamayacağıma göre bir şey yapmam lazım, kaçamam.

3 dakika süren yolu 10 dakikada ayaklarımı sürüyerek gittim. Kapının önünde duruyorum, korkudan ağlamaya başlayacağım nerdeyse. Sanki kapının arkasında şiddet eğilimli dev zenciler beni öldürene kadar dövüp etten bir çuval haline getirecekler ve ben sesimi bile çıkaramayacağım ama bunu bile bile o kapıdan girmek zorundayım.

Şirin bir adam aslında, yani korkunç biri gibi görünmüyor ama dişçi. Çok korkuyorum dedim, korkulacak bir şey yok dedi. Bu standart bir söylem aslında, hapşırana çok yaşa demek gibi, ama geriliyorum iyice. Dizlerim o kadar titriyor ki birazdan dengemi kaybedip önünde düşebilirim ya da senin hijyeni için uğraştığın beyaz zemine kusabilirim, o kadar korkuyorum ama sen sadece korkulacak bir şey yok diyorsun. Ama dişçi koltuğu, iğneler, dolabın içinde sakladığını bildiğim korkunç metal aletler hiç de öyle demiyor.

Aklımdan geçenleri söylemedim, zaten cümle kuramıyorum. Birlikte ilk günümüz, en zor işlem bu sonrası daha kolay diyor. Neden en zordan başlıyoruz kaçıp bir daha gelmeyebilirim diyorum, seni ağrıdan kurtaracak işlem bu diyince söyleyecek bir şeyim kalmıyor. İğne yapması gerekiyor. Gösterme bana hiçbir şeyi diyorum. Eline mavi tuhaf plastik eldivenler geçiriyor, çığlık atmak üzereyim. Ameliyata hazırlanıyor sanki, ilerde bir küçük masanın üzerinde plastik maskemsi bir şey var bir de, yüzüne kan fışkırmasın diye mi kullanıyor ki? Merak etme hiç bir şey hissetmeyeceksin diyor. Hiç bir şey hissetmemek yeterli değil zihnim çalışıyor, her sesi, her tadı, her dokunuşu korkunç bir görsele çeviriyor.

İğne sonrası bekliyoruz, korkum had safhada, birazdan başlayacak. Ben yatar uzanır bir durumdayım, o da yanımda oturuyor. Kaçabilir miyim, gitmeyi çok istiyorum dedim. En zor kısmı bitti dedi. (sadece iğne yaptın yalancı, daha başlamadın bile!) Telefonum çaldı, bakabilir miyim, belki acilen gitmem gerekir dedim. Her söylediğime gülüyor, oysa gerçekten gitmek istiyorum. Zaten arayan da doktordan kaçıp kaçmadığımı kontrol etmek için arıyor. Uyuşmayı beklerken ben sürekli zırvalıyorum; niye yeşil giydin ameliyathane kıyafeti gibi hem de çok korkutucu (bir sonraki sefere beyaz giyecekmiş) insan niye dişçi olmak ister kasap gibi bir şey (okuldayken seviyormuş, sonra anlamış sevimsiz bir iş olduğunu). Bir eksik dişim var, implant düşünmüyorsun değil mi diyor, bilmiyorum ama çok ürkütücü bir şey gibi görünüyor, çene kemiğine vida mı çakılır, vücudunda metalle dolaşan insan mı olur, robot gibi! Düşünmüyorum değil aslında, düşünemiyorum. Hem Japonlar kök hücreden diş yaptılar. Ne gerek var korkunç şeylere, ben bilim insanlarına güveniyorum güzel bir çözüm bulacaklar diş konusunda. İmplant en uygun çözümmüş, kök hücre için yıllarca beklemek gerekirmiş, böyle çözüm mü olur?

Tam biraz sakinleşmişken hadi başlayalım dedi. Uyuşmadım ki, gerçekten uyuşmadım, biraz daha bekleyelim lütfen, acele etmeyelim dedim. Bir iğne daha yapalım dedi. Ne desem bir şey buluyor. Bir iğne daha yaptı, bu sefer koltuktan kalkmama izin vermedi. Ne yapacağını çok merak ediyorum ama bilmek mi daha az korkutur bilmemek mi karar veremedim dedim. Bilmemek daha iyi olacaktır dedi, zaten bana ne anlatsa ben fışkıran kan, ezilmiş et ve kemik parçaları gibi korkunç şeyler düşüneceğim (ete dokunamam, kasaba giremem, aslında kokusu yüzünden önünden bile geçmem)

Biraz sonra sadece dişim değil, kafamın bir kısmı, kulağım, ön dişlerim bile uyuştu. Sonrasıyla ilgili pek bir şey yok zaten, sakin ol, nefes al-boğulacaksın, az kaldı, nefes al, kasma kendini, bitti… Bitti mi? Gerçekten mi? Bak korkulacak bir şey yok demiştim, en zor aşamayı bitirdik, sonrası daha kolay.

-F-