Hoşgörü

Nedir hoşgörü? Ve elbette hoşgörülü olmak…

Bu kelime bende önceleri olumlu bir anlam uyandırırdı. Aa ne güzel derdim, hoşgörülü olmak, hoşgörülü insanlar. Ama zamanla bu kelime bende olumsuz bir anlam yaratmaya başladı. Kim kime hoşgörü gösterme -sözde yüceliğine- lüksüne sahipti. Hoşgörünün temelinde olan şey rahatsızlıktır. Bir kimseden rahatsız oluyorsanız ona hoşgörü gösterirsiniz.

Peki şimdi asıl sorulara gelelim. Bir insan bir insanın ırkından, cinsel yönelimlerinden, cinsiyetinden, dini inancından, maddi durumundan neden rahatsız olur? Ne hakla rahatsız olur da hoşgörü gösterir?

Hoşgörü değil durugörü istiyorum. Zaten kızmaya hakkınız olmayan şeylere bir de lütfedip hoşgörü göstermeniz sizi yüceltmiyor, küçültüyor gözümde.

Reklamlar

Einstein sözlerinin ilişkiye modellenmesi

Einsteindan iki sözün ilişkiler için çok kullanışlı olduğunu düşünüyorum. Birincisi şu;

Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek aptallıktır.

Yani diyelim ki X kişisi bekletilmekten hoşlanmıyor. Ve her bekletildiğinde kavga veya tartışma çıkarıyor. Siz ise kavga veya tartışma çıkmasın istiyorsunuz. Ama bir sonraki sefer yine onu bekletiyorsunuz.

İkincisi ise;

Sorunları çözmeye çalışırken, o sorunları yaratırken kullandığımız düşünce yapısını kullanamayız.

Sorunları neden çözemediğimiz genellikle o sorunları yaratan düşünce yapısından kurtulamadığımız içindir. Bu sözün bir farklı versiyonu da sorunları onların yarattığı düzlemde çözemezsinizdir. Bir üst düzleme çıkıp yukarıdan bakmak gerekir sorunlara.

Kompanse etmek

Tıptan iş dünyasına bir çok alanda kullanılan bu terim dengelemek, telafi etmek anlamlarına gelmektedir. Eskiden satranç oynadığım sıralarda bolca kullanırdım bu terimi. Şimdi daha çok insan ilişkilerinde kullanıyorum. Özür dilemek çoğu zaman yeterli olmuyor bir durum karşısında ve kompanse etmek gerekiyor. 

Pratfall Efekt Nedir?

Elliot Aronson da birini neden başkalarından daha çok sevdiğimizin, beynimizin neden bazı kişilerden daha çok hoşlandığının, onlara karşı sempatimizi arttıranın nedenini ‘Pratfall Efekt’ olarak bulmuştur.

Pratfall efekt; kişinin ne kadar mükemmel değilse sevilme oranının o kadar artması anlamına gelir (Montaya Matheew ve Horton, 2012).

Hatalar yapan insanları, sakar kişileri mükemmel olan insanlardan daha çok severiz. Düştüğünde gülüp geçebilen bir insanı hiç düşmeyen veya tökezlemeyen insandan daha sempatik bulabiliriz.

Beynimiz, hata yapan insanları, mükemmel insanlardan daha sıcak ve samimi buluyor. Kaliforniya Üniversitesi psikologlarından Elliot Aronson bu konuyla ilgili bir deney yapmıştır. Deneyde; iki grup öğrenciye sorular sorulmuş öğrenciler de bu soruları cevaplamışlardır, cevaplar ses kaydına alınmıştır.

Öğrencilerin cevapları insanlara dinletildiğinde ikinci gruptan daha çok hoşlandıkları ve onları daha çok sevdikleri görülmüştür. İkinci gruptaki öğrenciler; soruları yanıtlarken hatalar yapmışlar, önlerindeki kahveyi dökmüşler ve telaffuz hataları yapmışlardır. Bu hatalar insanlara sevimli, içten ve doğal gelmiş, ikinci gruba karşı sempati duymuşlardır. Mükemmellik insanlarla aramıza mesafe koyuyor. Mükemmel bir insan samimi gelmediği gibi soğuk ve yapay geliyor.

Yani beynimiz hataları seviyor. Mükemmellik sıkıcı geliyor. Sevdiğiniz ya da birlikte olduğunuz insanın hatalarından, sakarlıklarından neden hoşlandığınızın cevabı ‘Pratfall etkisi’ (Bloom,P. t. y.). Dünyadan örnek verecek olursak, ünlü aktrist Jennifer Lawrence Oscar’ını almaya giderken iki kere elbisesine takılıp düşmüştür. Jennifer Lawrence şu anda birçok insan için sempatik, doğal ve samimi bulunuyor.

Pratfall Efekt’i birçok alanda, birçok insan için kullanabilirsiniz. Ünlüler kendilerini sempatik göstermek için buna başvuruyorlar. Sevdiğiniz kişi için, arkadaşlıklarınızda fark etmeseniz de beyniniz hataları seçiyor ve seviyor.

İlişkilerde Mutualizm ve Kommensalizm

Bir ilişki ilk başladığı zamanlar genelde mutualizm türündedir. Yani iki taraf da birbirine fayda sağlar, birbirini yükseltir, birbirine enerji verir, sevgi, şefkat, şehvet verir. Zamanla bu devam eder veya sadece bir tarafın beslendiği diğer tarafın ise bir fayda görmediği kommensalizme döner. Elbette bu noktayı geçip parazit haline gelen de olabilir. Yani bir taraf yarar sağlarken diğeri zarar görmeye başlar.

Aslında içinde birden fazla türün olduğu tüm yaşam biçimlerinde ilişkiler bu tanımlar arasında gidip gelir. İnsan ilişkileri için de geçerlidir bu durum.

Ayrılık

Karar vermek çok zor. Ayrılacağım şey ne olursa olsun sürekli sorduğum gerçekten elimden geleni yaptım mı, yoksa mızıldanıp kaçıyor muyum? Birbirine çok bağlı, gerçekten elimden geleni yapmadıysam yaptığım tek şey mızıldandığımdır ki kendime mızıldanma hakkını uzun süre veremem. Bir tür labirent gibi, çıkış var mı yok mu emin olamadığım, ama bir çıkışın olduğunu umduğum. Ayrılma kararı ise, labirentin çıkışını bulamayıp duvarını yıkıp çıkış yaratmak gibi benim için.

Bazı durumlar ise benim dışımdaki insanların da labirente katkıda bulunduğu karmaşık bir yapı gibi, işten ayrılmak, boşanmak;

Evlilik kararı verdiğinde bir insan – ki onu da toplumsal alışkanlıklardan veriyor aslında – iyi düşündün mü, emin misin diye sormaz başkaları. Yada kabul edilmez koşullarda evlilik yaşayan insanlar bile, ya bazı şeyler dışardan göründüğü gibi değildir, duygusal kararlarla bir ömür geçmez başka ayrıntılar da vardır falan demez. Tabii ki demez, kimse negatif olmak istemez pozitif görünen bir karar karşısında, zaten ne yapacaksın ki başka, üreme olgunluğuna eriştiysen, üremek de zaten doğal olarak yapman gereken şey, soyadı, insan nesli nasıl devam edecek türevinde gayet normal düşüncedir. Toplu bir çıldırış dönemi gibi birden ilgili ilgisiz herkes bu olayın coşkusuna kapılır. Çiftin aileleri, arkadaşları, beyaz eşya almaya gittiğiniz satıcıdan tutun da, evini kiralamak istediğiniz adama kadar herkesin yüzünde sevecen bir onay görürsünüz. Her an çok doğru bir iş yaptığınıza inandırılırsınız.

Boşanma durumunda ise, herkes bir sorgu yargıcı kesilir. Emin misin, düşündün mü, uzlaşmayı denedin mi gibi sorulardan sonra, kimin evliliği mutlu ki idare et, biz neler çektik… ne kavgalar ettik insanları çıkar ortaya, olmazsa olmaz çocuk yapın birbirinizle uğraşmak yerine onunla uğraşırsınız birbirinizi görmeye vakit kalmaz tipleri vardır. Kimse demez ben senin hayatını ne yaşadığını nerden bileyim eğer böyle bir şey düşünüyorsan vardır bir sebebi, sen bilirsin. Demez çünkü bir yıkım gibi görünen olayda taraf olmak istemezler. Tekrar tekrar tekrar düşünülür, evlilik kararının hiç düşünülmediği fark edilir, yine düşünülür, labirentte dönüp durur zihin, bir umut çıkışı arar. Bazıları için labirentten çıkmak için duvarı yıkma seçeneği ellerinde koca bir balyoz olmasına rağmen yoktur, seçeneğin farkında olan da, belki yıllarca duvarın önünde elinde balyozla dikilip yapsam mı yapsam mı, denemediğim bir yol kaldı mı sorusuyla kalakalır. Duvarda ilk çatlağı oluşturduğunuzda, birileri gelir tekrar sorar emin misin? Sosyal çevrenizdeki insanları aştığınızda devlet bir daha sorar, öyle bir sorar ki belirli bir süreyi aşmadıysanız izin bile vermez, gidin bir daha deneyin der.

İşten ayrılmakta benzer bir süreç, eğer belirli kurallara bağlı olarak çalışan bir yerde değil de küçük bir işte çalışıyorsanız uyum sağlama, alışma, kabul ettirme süreçleri geçiriyorsunuz. Çalışılan yerle ilgili ayrılık kararı boşanma süreci kadar önemli değilse de, stres düzeyinde ilk üçe giriyorlar. Çalışmaya başladığım ilk haftadan beri niye katlanıyorum, niye burada çalışıyorum sorularını yılın üçyüz günü sormuşumdur kendime. Para için dedim önce, sonra başka bir soru çıkardım, başka işlerle, başka insanlarla çalışarak da para kazanabilirim, niye burası? Kriz var, şimdi tekrardan aynı şeylere başlamak var, herkes bir şekilde aynı zaten, burada öyle böyle oluşturduğum bir düzen var gibi ipe sapa gelmez cevaplarla oyaladım kendimi. Yeni bir labirent oluşmuştu bile. Kavafis’in şiiri gibi;

….’Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim’, dedin
‘bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.

….

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,

Bir yandan sorgulayan ve başka seçenekleri gösteren, bir yandan hiç bir şey değişmez diyen umutsuz, kabullenici bir düşünceyle yıllarca gittim işe. Her gün yürüyerek gitmiş olsaydım bu yolu, evimle işim arasında küçük bir hendek bile oluşurdu.

Niye bu işte bu insanlarla çalışıyorum sorguları sırasında, başka bir şey dikkatimi çekmişti aslında. Boşanmak için ilk duvarı yıktıktan sonra başka bir duvarın önünde elimde balyozla dikilirken, ilkinin de yorgunluğuyla çok daha uzun süre bekliyordum sadece. Kafamda, iş, hayat, kendimle ilgili bin bir soruyla.

Boşanırken kendime; “Hayat çok kısa ve ben bu labirentin içinde bütün enerjimi tüketmek istemiyorum. Biliyorum, hep bir şekilde başka labirentler olacak, her birinden de çıkışı bularak çıkamayacağım. Ama bütün enerjimi burada bitirirsem, diğerlerinin içindeyken sadece bir yerde oturup, gelip birinin beni çıkarmasını bekleyecek kadar enerjim olacak, bitmeden harekete geçmem lazım” demiştim.

İlk duvarı yıkmak için 2 yıl, ikinci duvarı yıkmak için 4 yıl kaldım labirentte. Enerjim azalıyor, son bir labirent daha kaldı, doğduğum, büyüdüğüm, kaosunu bile sevdiğim şehirden çıkmak. Bu fikir belki 10 yıldır var, yıllardır çeşitli bahanelerle kandırıyorum kendimi. Bu duvarı yıkabilecek enerjiyi bir gün bulabilecek miyim bilmiyorum ama labirentte dolaşmayı bırakıp duvarın önünde bekliyorum artık, zaman sıkıştırıyor.

-F-